HİLMİ YAVUZ SİİRT'İ (BEYAZ KENT) ANLATTI

hilmi_yavuz2

SİİRT, O BEYAZ KENT…

“Siirt, o beyaz kent…” diye yazmıştım yıllar önce. Evet, öyleydi, Siirt beyaz bir kentti o zamanlar. Benim çocukluğumun, ilk gençliğimin Siirt’i. Kente giriş, solda Hükümet Konağı, sağda Şeyh Ebül Vefa Türbesi’nin bulunduğu o ulu ağaçla başlardı. O ulu ağaç, yaz güneşinin ışığında olanca beyazlığıyla gülümseyen kentin ağzında yeşil bir çiçek gibi dururdu. Siirt, ağzı çiçekli bir beyaz kentti bir zamanlar. Yaz gecelerinde damlarında yatarken, yıldızlarını insanın yüzüne doğru düşüren laciverdi gökyüzünde talihini arayan yalnız çocuğun kenti! Karm’larıyla (‘Karm’ Siirt Arapçasına Asur dilinden geçmiştir ve ‘bağ’ demektir), bostanlarıyla ve ah evet, o güzelim beyaz evleriyle bir ‘hayal şehir’!

siirthilmiyavuzgastro

Yıllar sonra, neredeyse yarım yüzyıl oluyor, Siirt’e gittiğimde, o ‘hayal şehir’in yerinde yeller estiğini görmek şaşırtmadı beni. Siirt’e gidemeyişimin nedeni de buydu. O ‘hayal şehir’in hayal kırıklığını yaşamak istemiyordum çünkü… ama biliyordum ki, Siirt, benim çocukluğumun Siirt’i değildir: Yaz geceleri damlarında yatılan o büyük avlulu, revaklı, çifte acı kuyulu, beyaz saçlı ev yılanlarının (onların, evlerin koruyucusu olduklarına inanılırdı) ara sıra göründüğü beyaz evlerin orada olmadıklarını biliyordum. Evet, orada yoktular artık: Büyükbabamın çarşı içindeki o koca konağından, küçük bir taş, benim o konakta yaşadığıma tanıklık edecek, Freud’un deyişiyle bir ‘mnemic sembol’ beni belleğimle geçmişe taşıyacak bir iz, bir işaret bile kalmamıştı! Koca konağın arsası kimliksiz, sıradan bir otoparktı artık…

Peki, insanlar, evet insanları da değişmiş miydi? Belki, bir ölçüde! Ama büyükbabamın çarşı içindeki büyük konağının tam karşısındaki küçük dükkânlarında, babaannemin akrabaları olan Muhammed Şerif ve Muhammed salip, sanki dün Siirt’ten ayrılmış da bugün dönüyormuşum gibi, ancak Siirt insanına yakışan bir yüce gönüllü doğallıkla kucakladırlar beni. Muhammed Şerif, âmâ gözleriyle baktı ve görülebilecek olandan çok daha derindeki o yurtsamayı gördü bende. O ‘geçmiş zamanın peşinde’ olan umarsız çocuğu! İçimdeki… Muhammed Şerif sustu. Biri görmeyen, öteki konuşmayan iki insanla kendimize doğru bir yolculuğa çıktık. Kendimize ya da o beyaz kente!

Bakın, Siirt’in insanı, hem hüznün hem de neşenin tadını çıkarmasını bilen insandır… Hayatı bilir ve ona göre yaşar. Siirt yolculuğumda, sevgili hemşehrilerimle birlikte oldum. Onlar, değişmiş ya da yok olmuş eski kentin, dilinin ve duyarlılığının değişmediğini ya da yok olmadığını kanıtladılar. Dil ve duyarlık! Siirt Arapçasının, içine zaman zaman Türkçe kelimeler girmiş olsa da, beni geçmişin Karm’larına, beyaz konaklarına, ev içlerindeki yaşlı, beyaz yemenili, alımlı kadınların yüzlerine, yüzlerindeki soylu durgunluğa götüren bir büyüsü olduğunu keşfettim. Bu dil var oldukça, o beyaz kenti yitirmem söz konusu olamazdı. Bunu anladım.

Sevgili hemşehrilerim, demiştim. Siirt’te üç gün onlarla birlikte gezdim, geceleri çok geç saatlere kadar oturdum, Eruh’a Tillo’ya, Billoris’e, Kurtalan’a onlarla yolculuk ettim. Siirt’in ‘canlı tarih’i olduğunu hiç tereddütsüz söyleyebileceğim çok sevgili, can dostum M. Cumhur Kılıççıoğlu’nu, şair kardeşim, yüce gönüllü Sururi Baykal’ı elbette SİDER’in değerli başkanı Başar Akyürek’le eşi Pınar Akyürek’i ve özellikle bu Siirt gezisinin düzenlenmesinde büyük emeği geçen aziz kardeşim Fahri Aral’ı sevgiyle ve o birlikte geçirilmiş olan günler ve gecelerin inceden inceye içe işleyen özlemiyle anıyorum şimdi.

Elbette sadece bunlar değil. Bir Nimet Aytekin’i, bir Muzaffer Bedük’ü, bir ‘albayım’ Metin Avcı’yı, bir Faysal Geyik’i nasıl unutabilirim ki? Onlar, bu üç gün boyunca, Siirt insanının benzersiz zekâsını, zarif ironisini, hüznün ve neşenin biri birinden ayrılmayan lezzetini, bana büyük bir hazla yaşattılar. Sağ olsunlar…

Eski Siirt yok. Ama Siirt göğündeki yıldızlar, yine oldukları yerdeler ve yine, damda yattığım gecelerin aşina ve munis bakışlarıyla koruyorlar beni; insanındaki yaşama hazzıyla ve anlamak kadar çağrışımlarıyla da beni bahtiyar eden o güzelim Siirt Arapçasıyla, her şeye rağmen devam eden bir şeyler var yine de… O beyaz kent imgesi yok belki; ama o biraz kırık, ihmal edilmiş ve ‘çift beyinli’liğinden kaynaklanan zekâsı ve bilgece iyimserliğiyle beni her zaman hayran bırakmış olan Siirt insanı var…

O kadarı da fazlasıyla yetiyor bana…

HİLMİ YAVUZ’U KİMDİR:

14 Nisan 1936’da İstanbul’da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimini yarıda bıraktı. İngiltere’ye gitti. BBC’nin Türkçe bölümünde çalıştı. Londra Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli yayınevleri ve ansiklopedilerde görev aldı. Cumhuriyet, Milliyet, Yeni Ortam gazeteleri ve çeşitli dergilerde “Ali Hikmet” imzasıyla inceleme, eleştiri ve denemeler yazdı. Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. İlk şiirleri Kabataş Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil yönetiminde çıkan “Dönüm” dergisinde yayınlandı. Bu dönemde daha çok İkinci Yeni akımının etkisinde imgeci şiirler yazdı. Sonraki yıllarda gelenekçilikle çağdaş bir bakışı kaynaştıran, biçim ve özün dengelendiği bir düzey sergiledi. İslam mistisizmi, özellikle de tasavvuftan yararlanarak kendine özgü bir sözcük dağarcığı geliştirdi.

 SİİRT AKTÜEL HABER

About the Author

Vedat Saglam
2001 Yılında Fatih İlçesi Kadınlar Pazarı'nda 60'a yakın işadamı, akademisyen ve esnaf tarafından kurulan Siiyad, Ulusal ve yerel kanallarda Siirt tanıtım programları yaptı. Yüzlerce hemşehrimize nakdi ve ayni yardımları yaptı... Kurumsallaşma çalışmalarına devam ediyor...

Be the first to comment on "HİLMİ YAVUZ SİİRT'İ (BEYAZ KENT) ANLATTI"

Leave a comment

Your email address will not be published.

*